Yansımadaki Ben

Yansımadaki Ben

Ömrümüz boyunca kendimizi gerçekten göremeyeceğimizi fark ettiniz mi? Ellerimi görüyorum, dizlerimi, dirseklerimi… Hatta neredeyse burnumun ucunu bile görüyorum. Ama yüzüm, boynum, sırtım… Saçlarımın kuaförden çıktıktan sonra nasıl göründüğünü, gerçekten göremeyeceğiz. Tüm bunlar için yansıtıcılara ihtiyacımız var. Bir ayna, bir kamera ya da camdaki yansıma. Ya da saçımızın nasıl göründüğünü anlatan diğeri. “Bi’ baksana arkadan nasıl?” diye güvenle arkamızı döndüğümüz kişi.

 

Bu yüzden tek başımıza olamıyoruz bu hayatta ne olursa olsun. Kendimi gerçekten de görebilmem için birinin bana yansıtması lazım. Eğer yoksa yansıtacak kimse, ben de kendimi bilemem. O boşluk hissi, bildiniz mi?

 

Bu yüzden anlatıyorum kendimi. Hem sözlerimle, hem davranışlarımla. Nasıl biri olduğumu anlatıp anlatıp anlatıp duruyorum. Çünkü görmem lazım, bu boşluk hissini doldurmak için kim olduğumu görmem lazım.

 

Bazen anlatırken birine, bir bakıyorum yansımama, oradaki ben değilim. Ona anlattıklarımı duyuyor ama yanlış anlıyor. Bir bakıyorum onun içindeki ben’e, e o ben değil ki. Düşünsene o an yaşadığımız kaygıyı. Onun zihnindeki ben mi ben yoksa benim zihnimdeki ben mi ben? Eğer benim kendi zihnimdeki temsilim yeterince sağlamsa, opaksa, o zaman az etkileneceğim ötekinin zihnindeki görüntümden. Ama benim zihnimdeki ben oluşturulmamışsa pek, yeni oluşuyorsa, o zaman etkilenmem çok olağan. Sonuçta zaten ben kendi zihnimdeki kendimi, başkalarından duya duya oluşturmuşum.

 

Bu yüzden de sadece kendimi anlatmam yeterli değil. Bir de kendimi dinlemem lazım. Anlattığımın duyulduğunu, anlaşıldığını ve cevaplandığını görmem lazım. İşte bu yüzden tek başımıza olamıyoruz. Sen olmazsan, ben de olamayacağım, hayalet gibi dolanacağım. Bu yüzden de yeterince sen’ler bulmak için, insanlardan kopamıyorum. İnsanlardan koptuğum an zaten özgürleşeceğim.

Hiç Yorum Yapılmamış

Bir Yorum Yapın